Dün gece hafiften bastıran uykumu keyifli bir filmi miskin miskin izleyerek karşılamayı düşünmüştüm. Daha önceden izlemek için ayırdığım filmlerden biri olan “The way back” yani Türkçeye çevrilmiş adıyla “Özgürlük yolu” filmini açtım ve yatağıma uzandım. Tahmin edebileceğiniz gibi sabaha karşı saat 5 de uykuya daldım.

Önce biraz filmden bahsedeyim. Film 1940 yılında gulag’ın Sibirya da kurduğu çalışma kampından özgürlük için kaçan mahkumların, Hindistan’a kadar olan 6000 kilometrelik yayan yolculuğunu konu alıyor. 1939 yılında batıdan Nazi Almanya’sı ve doğudan Sovyet Rusya Polonyayı işgal ederek kendi aralarında ülkeyi bölüşüyorlar. Sovyetler tıpkı diğer ülkelerde yaptığı gibi kontrolü sağlamak ve rejim için potansiyel tehlike oluşturan insanlara sahte tanıklar yaratılıp, mevcut düzenin önünde durmaması için siyasi suçlu olarak gulag hapishanelerine gönderiyor. Genç Janusz’da bunlardan biri ve gittiği ilk günden beri kaçmanın planları yaptı. Ansızın doğanın yardımını da alarak kaçmayı başardılar. Kaçmak başlangıçtı elbet bir suçlu olarak devam etmek zor olandı. Zor da oldu.

Kaçan mahkumların içerisinde, muhasebeci, mühendis, aşçı, papaz, yetim bir kız, Polonyalı bir genç ve gerçek bir suçlu Valka bulunuyor. Kaçtıkları günün gecesinde donarak ölen Kazik’ de beni oldukça üzmüştü. Doğrusu gözlerimin dolduğu bir kaç sahneden birisiydi. Muhasebeci, Kremlinin fotoğrafını çektiği için suçlanmıştı mesela, Janusz ile kaçanlar arasında olmasa da Khabarov adındaki oyuncu, oynadığı bir filmde asilzadelerin konumunu halkın gözünde yükselttiği gerekçesiyle sabotajdan suçlu bulunmuş. Bir insanın sahip olduğu tek gerçek şeyi hayatını, bu kolay karartmak ne kadar ürkütücü.

Filmi izlerken, görüntüsüyle adeta bir tabloyu andıran Sibirya’nın nefes kesen soğuğu ile mücadelelerini, Gobi çölünde susuzluğun, açlığın, serapların ve umutsuzluğun insanı nasıl bitirdiğini hissediyoruz. Yolun, hele ki özgürlüğe giden yolun insanları nasıl bir araya getirdiğini ve ortaya nasıl dostluklar çıkardığına tanıklık ediyoruz. Amerikan yapımı olan filmde ufak detaylar dikkatimi çekti. Valka’nın dövmeleri, özellikle parmaklarındaki dövmelerin benzerlerini burada birçok kez gördüm. Bu dövmeler o insanın daha önce hapishaneye girdiğini gösteriyor. Kar fırtınası sırasında insanlar tek tek donarak ölürken, sığınakta tanışan insanlar el sıkışırken eldivenlerini çıkarıyor. Bu da aynı şekilde Rusya’da yıllardır var olan ve devam eden bir gelenek. Bunun gibi daha bir çok Rusya’ya ait detay eklenmiş filme.

Sibirya çok eskilerden beri Rusya’nın hapishanesidir aslında. İktidara ya da rejime yönelik suçlar işleyenlerin toplumdan soyutlanıp çalıştırılması için Sibirya adeta doğal bir hapishanedir. Bırakın kaçmayı, yaşamak bile zordur. Her zaman Nazilerin insanlara yaptıklarından, bahsedilir. Yahudilerde bunu unutturmamak için ellerinden geleni yapıyorlar tabi. Şimdi biraz rakamlara bakalım. 1941-45 tarihleri arasında, Naziler tarafından yapılan soykırımda sayıları 12 milyona varan Yahudiler, Slavlar, Romanlar, eşcinseller, engelli siviller, esirler ve siyasi muhalifler, etnik temizlik adı altında katledildi. Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği ise 1930-1953 yılları arasında da 10 milyonun üzerinde insanın çalışma kamplarında can vermesine sebep olmuştur. İkisi arasında ne fark var ? Film aslında bize biraz madalyonun bu yönünü gösteriyor. Savaşta kimse masum değildir.