Dün gece, gösteriminin üzerinden 1 yıl geçtikten sonra Mandıra Filozofu’nu izleyebildim. Bu yaşıma kadar izlemiş olduğum en iyi filmlerinden biri oldu kendisi. Böyle olmasının sebebi, filmin ana fikrinin kendi fikirlerimle uyuşmuş olması şüphesiz. Yanlışlıkla ilk filmi değilde ikinci filmi izlediğimi görünce de moralim bir hayli bozuldu ama olsun. Bu gece de ilk filmini izlerim artık.
Film halkında bir şeyler söylemek, paylaşmak istesem de, ne benim kelimelerim müsaade eder bu fikri anlatmaya ne de filmin kendisi. Aynı fikirleri paylaşanlar için tüm bahsi geçen konularda filozofumuz haklı iken, sisteme ayak uyduranlar bir şekilde bir açık yakalamak peşinde olur muhakkak. İnsan yaptığı eylem en kötüsü de olsa, bunu en iyi şekilde yapmak ister. Fikirlerinin, yaptıklarının kötü olduğunu kabullenmek istemez. Ne mutlu farkına varıp kendini hatalardan kurtaranlara.

Mandıra Filozofu bilgeliğe ermiş hayatın şifresini çözmüş biri değil aslında. Hayatın şifresini, unutmuş insanlara hatırlatan biri. Nedir bu şifre, sade bir yaşam. Mustafa Ali tüm film boyunca kimseye bilmediği bir şey söylemiyor. Herkese çok iyi bildikleri gerçekleri aktarıyor. Sadelik olgusunu bol bol görüyoruz filmde. Bu olgunun yanında şehir hayatının zorlukları da var tabi. Hele ki filmin başlangıcındaki o İstanbul sahnesi, her geçen gün soğuduğum şehir yaşamından biraz daha soğuttu beni. Yanlış anlamayın kötü bir şey yok görüntülerde, sadece sıradanlaşmaya karşı içimde kendiliğinden beliren bir his bu.

Filmin yapımcıları benim edindiğim bu düşünceyi mi aktarmak istemişler yoksa fenomen olmuş bir kaç videonun ardından kazanç kaygısıyla mı çekilmiş orasını bilemem. Esprilerin laubaliliği daha az olabilirdi. Yaşam felsefesi içeren kaç filme sahibiz ki zaten. Her ne olursa olsun benim gerçekten beğenerek ve sıkılmadan izlediğim bir film olmuş. Bu tarz filmlerin daha çok çekilmesi temennisiyle, hoşça kalın.